Müziğin ritmini tuvale taşıyan, cazın doğaçlama ruhunu renklerin özgürlüğüyle buluşturan ressam Erdoğan Seçil, sanat serüvenini Ankara Life Dergisi okurlarıyla paylaşıyor. Hava Kuvvetleri Dans ve Caz Orkestrası’ndan Anıtkabir’deki unutulmaz Atatürk portresine, semazenlerin manevi deviniminden lekeci resim anlayışındaki cesur renk karşılaşmalarına uzanan bu özel söyleşide Seçil; sanatın, müziğin ve ruhsal arayışın iç içe geçtiği benzersiz dünyasının kapılarını aralıyor. Keyifli okumalar dileriz.

Müzikal geçmişiniz ve Hava Kuvvetleri Dans ve Caz Orkestrası’ndaki günlerinize dayanan zengin bir ritim anlayışınız var. Tuvalin başına geçtiğinizde, fırça darbelerinizde veya renk seçimlerinizde o caz ritimlerinin hâlâ çaldığını hissediyor musunuz?
Kesinlikle. Benim için müzik ve resim hiçbir zaman birbirine yabancı iki ayrı dünya olmadı. Hava Kuvvetleri Caz Orkestrası’nda geçirdiğim yıllar bana yalnızca nota dizilimlerini değil; seslerin arasındaki esleri, vurguları ve doğaçlamanın ruhunu da öğretti. Bugün tuvalin karşısına geçtiğimde, fırçamın her hareketi adeta tuvale düşen bir caz tonuna dönüşüyor. Hızlı bir fırça darbesi trompetin parlak çıkışı gibiyken, yumuşak bir renk geçişi bas gitarın derinden gelen yürüyüşünü hatırlatıyor. Lekeci çalışırken her şeyi önceden kurgulamam; tıpkı sahnede bir caz solosuna başlar gibi kendimi anlık duygu akışına bırakırım. Renklerin birbirine temas ettiği o zıtlık ve ardından yakalanan armoni, bir orkestranın sahnede kurduğu mükemmel uyumun tuvaldeki karşılığıdır. Semazenlerimin tuvaldeki dönen devinimi bile cazın ritmik akışıyla birebir beslenir; çünkü her ikisi de insanı kendi merkezinden alıp başka bir yolculuğa çıkarır. Yıllar geçse de o orkestranın ritmi zihnimde hiç susmadı. Ben yalnızca enstrümanımı değiştirdim; saksafonu ya da bası bıraktım, fırçayı elime aldım. Kısacası, tuvale sürdüğüm her renkte, boyanın yüzeyde yayılışında o caz pasajlarının yankısını bugün de duyar, hissederim.

Ankara Life okurları için sormak isterim: Yıllardır Ankara merkezli sanat üretiminin içindesiniz. Başkentin dünden bugüne değişen sanat ortamını ve Ankaralı sanatseverlerin resme olan yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ankara, benim için hem yuvam hem de sanat hayatımın en köklü ilham kaynağı oldu. Eskiden başkentin daha mütevazı ama bir o kadar da entelektüel; birbirini yakından tanıyan, destekleyen bir sanat çevresi vardı. O atölye kültürünün ve dostlukların tadı gerçekten bambaşkaydı. Zamanla Ankara büyüdü, dönüştü. Yeni galeriler, dinamik sanat mekânları ve çok daha geniş bir izleyici kitlesi sanatın içine dâhil oldu. Ancak Ankaralı sanatseverlerin resme yaklaşımındaki en değerli özellik hiç değişmedi. Buradaki izleyici, yüzeysel bir ilgiden çok, eserin arkasındaki düşünceyi, renklerin taşıdığı duyguyu ve sanatçının emeğini hissetmek ister. Kentin kendine özgü, gösterişten uzak ama derin atmosferi, insanını da sanatı daha sadık ve daha tutkulu bir biçimde takip etmeye yönlendiriyor. Yıllar içinde sergilerimize gelen kuşakların değiştiğini görmek, buna rağmen nitelikli sanat merakının hiç kaybolmadığına tanıklık etmek beni son derece mutlu ediyor. Gençlerin resme gösterdiği ilgi ve Ankaralı sanatseverlerin sanata duyduğu o içten, samimi bağlılık, bana başkentin sanat damarlarının her zaman canlı kalacağını bir kez daha gösteriyor.
Hikmet Çetinkaya Resim Atölyesi gibi Ankara resim ortamının ikonik alanlarında da uzun süre çalıştınız, dersler verdiniz. Bir atölyede başka sanatçılarla ve öğrencilerle aynı havayı soluyarak üretmek sanatınıza nasıl bir dinamizm katıyor?
Atölye benim için yalnızca dört duvar arasında resim yapılan bir yer değil; yaşayan, sürekli nefes alan ve renklerin birbiriyle konuştuğu canlı bir organizmadır. Özellikle Hikmet Çetinkaya gibi kıymetli dostlarımla, ressam arkadaşlarımla ve öğrencilerimle aynı havayı solumak, beni sanatsal anlamda her zaman diri ve üretken tutuyor. Bir başkasının tuvaline düşen ilk lekeyi, fırçasındaki o kararsızlığı ya da yakaladığı anlık coşkuyu görmek, insanın kendi zihninde de yepyeni pencereler açıyor. Atölye ortamında paylaşılan o üretken enerji, tek başına çalışırken hissedilebilecek monotonluğu tamamen ortadan kaldırıyor. Öğrencilerime bir şeyler aktarırken, onların resimle ilk buluştukları andaki o hesapsız heyecandan ben de besleniyorum. Gözlerindeki o ışık, benim fırçama da ayrı bir dinamizm katıyor. Çünkü sanat, paylaşıldıkça çoğalan bir değer. Bir çay molasında yapılan kısa bir sohbet ya da bir tuvalin karşısında geçirilen sessiz bir ortak an bile boyanın dokusuna işliyor. Kısacası, o ortak üretim ruhu hem ruhumu genç tutuyor hem de tuvalimin üzerindeki canlı ve dinamik ritmin hiç kaybolmamasını sağlıyor.
1990’larda Anıtkabir’de sergilenen dev boyutlu Atatürk portreniz hafızalarda yer etti. Bir Ankaralı ve Cumhuriyet sanatçısı olarak bu ölçekte ve böylesine simgesel bir mekânda eser üretmenin hissettirdiği sorumluluk ve duygu neydi?
O dev tuvalin karşısına geçtiğim anı ve fırçamı elime aldığım ilk saniyeleri hayatım boyunca unutmam mümkün değil. Bir Ankaralı ve Cumhuriyet’in değerleriyle büyümüş bir sanatçı olarak, Atatürk’ü Anıtkabir gibi aziz ve simgesel bir mekânda resmetmek, insana tarif edilemez bir sorumluluk yüklüyor. Orada fırça kullanırken yalnızca bir portre yapmıyorsunuz; bir ulusun hafızasını, bağımsızlık ruhunu ve Atatürk’e duyulan sonsuz minneti tuvale nakşediyorsunuz. Eserin dev boyutları karşısında hissettiğim duygu teknik bir tedirginlik değil, tam aksine Atatürk’ün fikirlerinin ve devrimlerinin büyüklüğü karşısında duyduğum derin hürmetti. Tuvaldeki her çizgi, her fırça darbesi; O’nun bakışlarındaki çelik iradeyi ve ileri görüşlülüğünü izleyiciye aktarabilme gayretiyle şekillendi. Eser tamamlanıp Anıtkabir’de sergilendiğinde, insanların tabloya bakarken gözlerinde gördüğüm o gurur bana sanat hayatımın en büyük manevi mutluluğunu yaşattı. O çalışma benim için yalnızca bir tablo değil; bu topraklara, Cumhuriyet’e ve Atatürk’ün aziz hatırasına ömrüm boyunca taşıyacağım en onurlu borcumdur.
Eserlerinizde Mevlânâ, semazenler ve mistik temalar çok belirgin bir yer tutuyor. Tuvalinizdeki bu manevi derinlik ve devinim arzusu kişisel yolculuğunuzun neresinden doğdu?
Benim için Mevlânâ ve semazenler yalnızca görsel bir figür ya da resim konusu değil; insanın kendi içine, özüne yaptığı sonsuz yolculuğun tuvaldeki simgesidir. Caz müziğindeki ritmik akış ve doğaçlama ruhu, zamanla bende daha derin bir manevi arayışa, adeta ruhsal bir ritme dönüştü. Semazenin kendi etrafında dönerek ulaştığı o ilahi devinim, tuvalin karşısına geçtiğimde fırçayı elime aldığım anda yaşadığım içsel coşkuyla birebir örtüşüyor. Aşkı ve mistisizmi resmederken renklerin birbirine karışması, lekelerin tuval üzerinde özgürce yayılması, içimdeki dünyevi sınırları aşma arzusunun bir yansıması oluyor. Mevlânâ’nın “Gel, ne olursan ol yine gel” çağrısındaki kuşatıcı hoşgörü, resimlerimde renklerin ve zıtlıkların hiçbir önyargıya yer bırakmadan bir arada var olma çabasına dönüşüyor. Bu manevi derinlik, hayatın koşturmacası içinde durup ruhumu dinlemeye başladığım; müziğin sesinden ruhun sessizliğine yöneldiğim olgunluk dönemimin en güzel meyvesidir. Tuvaldeki her fırça darbesi ve her leke ise fani olanla baki olan arasındaki o ince çizgide yürürken içimden kopup gelen birer duadır.
Resimlerinizde lekeci bir yaklaşımla zıt ve uyumlu renkleri büyük bir cesaretle bir araya getiriyorsunuz. Sizi o anki renk paletine yönlendiren şey plansız bir duygu patlaması mı, yoksa kurgulanmış bir kompozisyon mu?
Aslında bu süreç ne tamamen hesapsız bir duygu patlaması ne de milim milim kurgulanmış soğuk bir plan; tam anlamıyla ikisinin arasında kurulan içsel bir dengedir. Caz müziğindeki doğaçlama ruhu tam da burada devreye giriyor. Bir armonik yapı vardır ama o an hangi notaya dokunacağınız tamamen hislerinize bağlıdır. Tuvalin karşısına geçtiğimde zihnimde elbette genel bir ritim ve kompozisyon vardır. Ancak fırçayı boyaya değdirdiğim ilk andan itibaren kendimi o anın duygu akışına bırakırım. Bir lekenin yanına yerleştirdiğim zıt bir renk, bazen içimden yükselen bir çığlık, bazen de sessiz bir fısıltı gibidir. O andan sonra renkler tuval üzerinde kendi aralarında konuşmaya başlar. Bazen hiç hesapta olmayan bir renk patlaması, kompozisyonun bütün seyrini değiştirir ve ben de o yeni ritme teslim olurum. Lekeci yaklaşım bana bu özgürlüğü tanıyor. Çünkü cesaret, boyanın ve duyguların sizi yönlendirmesine izin verdiğiniz anda başlıyor. Özetle, kompozisyon resmin omurgasını oluşturur; ancak o palete ruh veren, renkleri cesaretle buluşturan şey, o anın katıksız ve plansız hissidir.
